7 Aralık 2012 Cuma

KONUSUZ KONU'lar :)


     1KISA :
Ortalık yerde serce parmak, anahtar!, kalem arkasını kulağına sokup, sn'de 120 defa ileri-geri hareket ettirerek kulağını kurcalayan, cismi kulağından çıkarırkan şlops diye ses geldiğini bile duyamayacak kadar kendinden gecen insan güruhu;  yap bunu ama tanık olmayalım :)
*Kulak temizleme çubuğu, olay yeri inceleme memurlarının sıvı-doku, kan, sperm örneklerini toplaması için icat edilmiştir. 


2. KISA :
Giysilerimizde, marka adının dışında, daha komplike detayların bulunduğu - yıkama kılavuzu, fiyatı, x--- buradan kesiniz ibaresi vs. - etiketler niye bu kadar çok yapraklı ve uzun oluyorlar ki? Bide kumaşın iki ayrı parçasını birleştirmek için kullanılan dikişin içine iliştirilerek niye dikiliyor? Kesip ortadan kaldırayım diyorsun giysi teyellerinden ayrılıyor, hop! dikişte atıyor. İç çamaşırlarına bile upuzun etiket koyuyorlar. Popondan faks gelmiş gibi sallanıyor. Şık değil :)


3. KISA :
Hayattaki küçük yalancıklar ;)
Umrumda değil, bir ara görüşelim mutlaka, tv’de sadece belgesel izliyoruz biz, sen çok farklısın, bu size olur=bu size çok yakıştı, haksızlığa gelemem, ben doğuştan FBliyim, BJKliyim, GSliyim (olmaz o doğuştan, zeka gelişimi kuralına aykırı bi kere), kapıya çarptım, istesem bana kız mı/erkek mi yok, uyuyordum, duymadım, sessizdeydi (telefona cvp verilmediğinde), walla sana gülmüyorum, benim değil arkadaşımın!, kim olsa aynı şeyi yapardı, çok iyi görünüyorsun, kilo mu verdin/aldın sen?, değiştim artık ben, bir daha yapmayacağım, unuttum, yok bişey!, üzüntüden değil sinirden ağlıyorum, karşıdaki kız/erkek bana bakıyor!, yüzüne de söylerim ondan mı çekineceğim, hiç acımayacak, bir arkadaşa bakıp çıkacağım, başım ağrıyor, su içsem yarıyor, acımadı ki, walla sarı da geçtim, zararına satıyorum, ben zengin fakir ayırmam, canım, leğende dedemi yıkıyorduk(!), bu saatten sonra arkadaş arıyor insan, kendi ayaklarımın üstünde duruyorum artık, beni beğenen böyle beğensin, 3  gündür kahvaltıyla duruyorum gram vermedim, motordaydım duymadım, arkadaşız biz, ben yapmadım miki yaptı, sistemler gitti, şarjım bitti.

YENİ NUMARA

Değişikliklere, aynı hızda uyum sağlayanlardan olamadım hiç.

Özellikle eşyaların yerinin değiştirilmesine, modanın değişmesine, hatta ve hatta diziler başlamadan önce 'Bilmemneyin sunduğu dizi başlıyor.' cümlesindeki 'bilmemne' markasının bile değişmesine, küsüyorum, üzülüyorum, sinirleniyorum, dışlıyorum.

İstemiyorum değişiklik falan. [Bence, yaşlanınca hiç çekilmem ben]

 Ancak, mecburiyetten telefon numaramı değiştirmek zorunda kaldım.

Her telefonunu değiştiren canlı gibi ben de, aileme ve yakın dostlarıma şaka yapma gereksinimi duydum ve yaptım.

1. Önce annemi aradım. Aslında aramadan önce, nasıl bir tavır takınacağımı kafamda belirlemem gerekirdi, bunu es geçtiğimi annem telefonu açınca farkettim. Bankacı ile metres arasında kaldı sesim. Ama annem beni pazarlamacı sanmış.
Sonuca bakmak lazım, kandırdım.

2. Babamı aradım daha sonra. Kararlıydım, bankacı olacaktı sesim. Heyecanlandım. Kekeledim.
'Sen kimsin bea! Kek kek, ne dediğin anlaşılmıyor!' diye kükredi babam. 'Sizi sonra ararız' dedim, iş mülakatı yapmışız gibi.

3. Artık tecrübeliydim. Eskiden aynı dersaneye gittiğimiz yakın dostumu aradım. Gittiğimiz dersaneden aradığımı söyledim. 'Son taksitiniz ödenmemiş gözüküyor. Yasal yollara baş vurmak durumundayız' dedim.
'Yoo, ödedim ben' dedi. İnat ettim. Hukuki yollara başvururm hee, diye çemkirdim. 'Tamam tamam akşam ben iş çıkışı uğrayayım, neymiş anlarız' dedi.
'Heh şöyle akıllı ol' gibi bir şey hissettim gibi oldu. Ama şaka yaptığımı söylemek zorundaydım. Söyledim. Güldük.

4. Ece' yi aradım sonra. 'Merhaba Ece Ha..' derken..
'Ay ben de seni arayacaktım dostum! Cuma akşamı yanına geliyorum!' dedi. Akşam gelecek, film izleyeceğiz. Yahu bari role girene kadar bekleseydi.  Neyse..

5. En sonunda aramaktan vazgeçtim. Gelecek faturadan korktum. 5000 sms mi öyle bir şey yaptım.
Mimiklerini bile göremediğim canım arkadaşım, Yazı-Mazı'nın da tembel yazarlarındandır kendisi. Mesaj attım. Senden hoşlanıyorum gibi, kibar bir adam gibi. Açıklayamam duygularımı utanırım falan diye bir sürü şey yazdım.
Cevap olarak 'Salak' yazdı. Ünlemsiz. Ünlem olsa bu kadar koymaz bak.  :]

 Bir daha telefon numaramı değiştirirsem, çok manasız bulsam da, kesin aynı şeyi tekrarlarım bence ben. :]


16 Kasım 2012 Cuma

TAHMİN

Çocukuluk arkadaşım- birbirimize çakabo diye hitap ederiz.- nişanlandığında, evliliğine daha çok var, demiştim. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen zaman yine saşırtmadı beni, kendimi düğünde giyeceğim kıyafeti ararken buldum birden. [bknz:http://yazimazi.blogspot.com/2012/09/bitti.html)]

Düğün dernek derken yuvasını kurdu Çakabom, beni ve kardeşimi evine davet etti. Uça uça gittik.
Evini inceledim, her zamanki gibi, benim yanına bile yaklaşayamacağım zevkini konuşturmuş. Mükemmel bir evi olmuş. :]

Yemek yiyip içeçeklere geçtiğimizde arkadaşımda bir farklılık hissettim. Yüzü... Sanki, nasıl desem, değişmişti. Bunu ona da söyledim, nazar değmesin diye bebek beklediğini saklayıp saklamadığını sordum. Hayır, dedi. Saklamıyorum.
Kendisi de bilmiyormuş zaten hamile olduğunu.Bir kaç hafta sonra arayıp söyledi hamileyim diye.

Bu tahmin, benim tutan ilk tahminimdi.

Ben anladım ya onun hamile olduğunu, her ortamda bir şekilde konuyu oraya çekip çekip 'Ben anlamıştım zaten. Ben söy-le-diy-dim ehehe benden kaçar mı ha- hay!' falan deyip havamı da bol bol atmaya başlamıştım. Sanki yılların ebe hatunuymuşum gibi benden kaçmaz, sen şu göze baksana şu gözeee diye iticiliğin doruklarında geziniyordum.

Sonraları bu tahmin durumunu daha da abarttım. Birisi hamile mi, bildiğiniz, zorla onun hamileliği ile ilgili rüya görmek için kendimi zorlamaya başladım. Ne kadar falcı olmaya meraklı bir bünyem olduğunu da o zamanlar farkettim.
Baktım ki rüya falan yok, amaeen, dedim. Nereden bilecek, gördüm de, geç yahu.
Bu arada ben kendimi böyle saçma salak şeylere adadığım dönemlerde, insanların da benden onları yapmamı sabırsızlıkla beklediğini düşünürüm. Halbuki, ohooo kimsenin umrunda değil. 

Neyse.. K.çımdan uydurduğum kehanetleri haber vermem gereken saatlerin nedense ya sabahın köründe ya da gecenin bir yarısı olduğunu düşünürdüm. O dönemlerde rahatsız ettiğim tüm arkadaşlarımdan tek tek özür dilerim.

Hamile olduğunu duyduğum birisini, sabahın köründe aradım. Saat sekiz miydi neydi, normal şartlarda o saatte uyanmam imkansızdır ama nasıl bir istek varsa içimde, hemen kalktım. Aradım defalarca, sonunda açtı.
Dedimki: 'Ay canım uyandırdım galba. (Tabiki uyandırdım. Otuz kere aradım.) Yok, yok kötü bir şey yok. (Olsa seni mi ararım alaam ya, annemi ararım, babamı ararım.) Ya ben bi rüya gördüm. (Külliyen yalan) Dayanamadım aradım. Şeymiş, sen hamilesin ya. Heh işte erkek olcakmış o! (Rüyanın sonunu pat diye söylersen, gelişmelerini dinlemez karşındaki, bunu öğrendim.) Böyle masmaviiii birr deniz varmış, çok güzelmiş, sende de bemm- beyaaaz bir tiril tiril elbiseee..' falan derken devamını dinlemeyi çok istdeğini ama çok geç yattığını, işe gitmesi gerekmese vallahi de billahi de saatlerce benimle konuşmak istediğini ama şimdi kapatması gerektiğini son derece nazik bir dille söyleyip beni başından attı.

Bebek mi? Çok güzel bir kız çocuğu olarak dünyaya geldi.
Ben de bu işi zirvedeyken bırakayım dedim. :]      Gençlerin önünü açtım bence :]

6 Kasım 2012 Salı

KÜÇÜK BEKLEMELER

Beklemekten, bekletilmekten en nefret ettiğim dönemlerdeyim. 

Uzun süreli beklemeler beni çok yormuyor aslında.
Bir gün sonrasını, bir ay sonrasını ve ya bir yıl sonrasını beklemek benim için çok da büyük bir külfet değil. 
Yani oyalanabiliyorsun o süre zarfında. Başka planlar sokuşturuyorsun aklının bir köşesine. Hatta kendini o süre zarfında geliştirebiliyorsun bile.

Ancak iş kısa süreli beklemelere geldiğinde, gözüm dönüyor.

Örneğin bugün, ufak tefek ihtiyaçlar için alışveriş yapmaya giderken dedimki; oturayım bir yerde, çay içeyim.
Görünmez miyim neyim,bilmiyorum, bildiğin gelmiyorlar siparişimi almaya. Boynum koptu garsonla gözgöze geleceğim diye.
Yaklaşık beş dakika sonra siparişimi verdim. 

Siparişimi beklerken, açıldığında çift kişilik nevresim kadar olan gazatelerden birini aldım.
Gazeteyi almamla içinden broşürlerin dökülmesi bir oldu. Bir sürü marketin tanıtımını yapan broşürlerdi bunlar. Hepsi de çiğ tavukları ve kuşbaşı etleri ne kadar ucuza sattığını fotoğraflarla belgeliyordu. Onları bir kenara koyup gazetenin bana en yaramayacak haberlerinin yarısını okudum; ama bütün fotoğraflarını inceledim. 
  
Çayımı içtikten sonra kasaya doğru ilerledim; kasiyer kız elindeki telefona o kadar dalmıştı ki beni farketmedi bile. Belki de ben gerçekten görünmezim, bilemiyorum.
Kasiyer kızın dikkatini çektikten sonra her normal müşteri gibi parayı uzattım. 
'Adisyon olmadan olmaz.' dedi. Gittim, adisyonu aldım. Ödemeye çalıştım, kasayı açamadı. 'Erkan Beeey, bakar mısınız?' diye haykırdı. Erkan Bey eliyle 'bir saniye' işareti yaptı ve bir dakika sonra  gelip kasayı açtı. 

Bozuk yokmuş! 
Çay bu arkadaşım, çay ya! Bozuk nasıl olmaz bir kafede yahu? Beş lirayı bozamadılar.
İki dakika sonra bu büyük krizi de atlattık. Çıktım gittim kafeden. 

Alışverişimi yapacağım yere girdim, almam gerekenleri aldım. Kasaya doğru ilerledim, kasiyer kız, arkamdaki kadını işaret edip 'Bayan, sizin eşyalarınız az,ilk önce sizinkini alıyım' dedi.

Ondan sonrasını hatırlamıyorum.



 

5 Kasım 2012 Pazartesi

KARŞILAŞTIRMA

Dİğer insanlarla karşılaştırılmak canımı çok sıkardı eskiden. 
Sonra sonra farettim ki; aslında zamanla bağışıklık kazanmışım bu duruma. Hatta bağımlılık yapmış bünyemde 'karşılaştırılmak'.

Eskiden, hala da çok sevdiğim cakabomla, çocukluk arkadasımla karşılaştırırdı annem beni.

- Bak çakabona, ne kadar dışa dönük, sıcak kanlı. Sense insan içine girmiyorsun. Bir elinde soda, diğer elinde kumanda, göbeğini kaşıya kaşıya bütün gün televizyon karşısında yayıl! 
Sen böyle devam et kızım, devam et sen böyle.

- Ahaha! Son cümlen çok komik ya, kelimelerin yerini değiştirdin sadece ahaha. (Böyle şeylere gülüyordum eskiden, asosyallik ne hale getirmiş beni.)

Sonraları, basketbol takımında beraber oynadığımız en evcimen takım arkadaşımla karşılaştırılmaya başladı annemn beni.

- Bak 5 numaraya, nasıl da anne-babasıyla iyi anlaşıyor, ne kadar tatlı dilli. Sen honoz!
 (Honoz: bizim köyümüzde sıkça kullanılan bir söz. Suratsız anlamında.)
 Bütün gün uyu sen kızım, uyu sen bütün gün.

-Ahaha! Kelimelerin yeri değişik sadece ahaha (Gerçekten tam bir salaklık buna gülmek.)

Gel zaman git zaman, pes etti annem. Beni diğer insanlarla karşılaştırmaya ömrünü adamış yegane insan da malulen emekli olduğunda, önce sevindim, sonra sıkıldım.  
Hatta, şöyle bir muhabbet bile geçti aramızda.

-Anne ya, şey var ya, hani şeyin kızı ya. Hah! O işte! Üniversiteyi kazanamamıs. Ehehe! Ben kazandım ama değil mi anne? 

- Her şey okumak değil kızım, okumak değil her şey, diye cevap verdi bana.

 
Baktım ki kimse beni, birileriyle karşılaştırmıyor; bu görevi ben devraldım. 
Komşu bazında karşılaştırılabileceğim yaşıtım olmayınca, akrabalarıma kaydı gözüm. 
Aile bağlarını olduğu gibi kabul etmeye programlandırıldığımdan onları da es geçtim.
Her dönem değişen arkadaş gruplarımdakilerin ise benim hayatımla uzaktan yakından bir ilgisi olmadığındanmıdır nedir, çabuk vazgeçtim.

Her genç kız gibi ben de ünlülere kafayı taktım sonraları. Şuram ona benziyo sanki, buram aynı onun gibi. Amuda kaltığımda, aynı o'yum he, gibi saçmalamaya başlayıp kendimi beğenmez olduğumda bir engelli vatandaşımızla karşılaştım. Çok şükür deyip elimi ayağımı çektim bu işlerden.  

Karşılaştırılma arzusu artık dayanılmayacak düzeye geldiğinde, kendime yoğunlaştım.
Artık, bir gün öncesi ile bugünü karşılaştırmaya başlamıştım bile. 
Geçen her gün, bir öncekinin fotokobisi olduğu için bundan da vazgeçmem pek zamanımı almadı açıkçası.

Şimdi Snoopy'nin başının etini yiyorum. 
-Çizdiğim resim sanki eğitim almış birininki gibi di mi? Valla on numara bence. Kesin sence de öyledir, gibi muhabbetler geçiyor aramızda. Daha doğrusu ben konuşuyorum, onayı da kendim veriyorum.
Atık, Snoopy'nin sıtkı sıyrıldığından mıdır, nedir, çizdiğim resmi kapak fotoğrafı yapmış.
Ama bence, eğitim almış birisinin resmine benzediği için yapmıştır. Kesin öyledir,eheh  :]


 


 

11 Ekim 2012 Perşembe

AYAKKABI

Ziyarete gittiğimiz apartman 3 katlıydı ve her katında da dünyaya yeni yeni melekler gelmişti.
Biz üçüncü katta, kapısı pembe tüllerle süslenmiş dairedeydik.
Biz ziyarete gittiğimizde diğer misafirler kalkmış olduğundan,  bizden başka misafir yoktu.

O yüzden örneklendirmeyi, birinci kat üzerinden yapacağım :]

İlk katta bulunan dairenin kapısının önü, çeşit çeşit ayakkabılarla dolup taşmıştı. 

Kapının önündeki  ayakkabılar, sahipleri hakkında oldukça tatmin edici bilgi verir bence.

Mesela gündüz vakti olmasına rağmen açık, topuklu ayakkabısını kapının önünde çıkaran kadının tırnakları kırmızı ojelidir.

Ya da, iki ayakkabı arasında bir adımdan fazla mesafe varsa, o ayakkabının sahibi muhtemelen tuvalete zor yetişmiştir.
Eğer; ayakkabılar topuklarına basılarak kullanılmışsa; ya bakkal ayakkabısıdır o ya da sahibi, bildiğin, krodur.
Dışarıda yağmur- çamur olmasına rağmen, ayakkabının üzerine sıçramış çamur yok veya çok az ise, ayakkabının sahibi aynı zamanda bir arabanın da sahibidir ve muhtemelen kapalı otoparkları tercih ediyordur.

Eğer; kapının önündekiler ayakkabı değil de, dolgu topuk terlik ise; o terliklerin sahibi kısa boylu ve tatlı dilli bir komşudur, ziyarete gelirken geçirivermiştir terliklerini, kalın çorap giydiği ayaklarına.     

Eğer; kapının önünde converse görüyorsanız, anlayın ki o conversenin sahibi genç, ziyaretini oldukça kısa tutacak ve daha sonra arkadaşlarıyla buluşacaktır. Eğer; ekmek almak için bakkala çıktığınızda converselerin hala orada mevcut olduğunu görüyorsanız, converselerin sahibi genç, dünyaya yeni gelen meleğin teyzesidir, ablasıdır, halasıdır vs... 

Cenaze evi ve ya hasta evi  olmadığı sürece evinizin önündeki ayakkabı karmaşıklığı güzeldir.

Mesela; yaşınız küçükse, yaşıtlarınızla beraber ayakkabıları, annenizin isteği doğrultusunda dizersiniz.

Hangi ayakkabının kime ait olduğunu tahmin eder, her misafir ayrılırken, misafirin  hangi ayakkabıyı giydiğini gözlemlersiniz. Tahmininiz tutunca sevinirsiniz falan.

Büyük ayakkabı tekiyle, küçük ayakkabı tekini dövmekle tehdit edersiniz.

Sürekli yanaklarınızı sıkan teyzenin ayakkabılarına, o ve en önemlisi anneniz görmeden tekme atarsınız. Sonra içinizden teyzeyi affedersiniz, gider ayakkabıyı alır yerine koyarsınız. İçiniz rahata ermiştir artık.

İçinde, titizlik, şans, tehlike, öfke, vicdan azabı duygularının geçtiği bu on dakikayı anneniz şu cümleleriyle tamamlar, 'Aaa! N'apıyorsun sen kapının önlerinde! Mikrop kapıcan kızım! Git arkadaşlarınla oyna!'

Arkadaşlarınızla oynarsınız.

Kıssadan hisse: 1.Yeni doğmuş bebekleri sevelim.
                             2. Annem haklı, ayakkabıları içeri alalım çünkü 25 yaşında olmanıza rağmen hala sizi öyle hatırlayanlar var, başka anı verememişim yazık vallahi :]

 

 

6 Ekim 2012 Cumartesi

TORUN

Dedem rahatsızlanıp riski oldukça yüksek olan ameliyatlardan yorgun ancak sapasağlam çıktığında sevinçten çıldırmıştık. Hastanede dönüşümlü olarak ben ve ailemin diğer fertleri kalıyordu.

Seksen küsür yaşında olan dedem, bir iki gün sonra artık tatsız şakalar yapacak duruma gelmişti bile.

Beyin ameliyatından çıktıktan sonraki ikinci gününde oldu anlatacağım olay.

Kafatasına açılan deliğe montelenen damar yeşili boruları kıpırdatmamaya çalışarak bana seslendi; beni yanına çağırdı ve 'Nerdeyiz biz?' diye sordu.
Endişelendim ve çatallaşan sesimle sorusunu 'Hastane odasındayız dede!' diye cevapladım.
'Hayır!' diye çıkıştı. 'Sen hastane odasındasın ama ben asansördeyim!' dedi.

Allah aşkına, böyle bir şey dese beyin ameliyatından çıkan birisi size, tepkiniz ne olurdu?

Benim tepkim, yeşilçama taş çıkartan cinstendi.

'Hem-şireeeaa!' diye kapıya doğru böğürdüm. Nefesimin hızlandığını hissediyordum. Sonra..

'Fıh fıh fıh!' diye bir ses duydum, dedeme dönüp baktığımda gülmekten kıpkırmızı olmuştu.

Şakaya bakar mısınız?

İşte, biraz sitem ettim, bir daha böyle şakalar yaparsa, vallahi de billahi de giderim diye tehdit ettim, anlaştık.

Biraz zaman geçtikten sonra, iş yerimde yaşadığım ufak tefek problemlerden bahsettim, bana tavsiyelerde bulunmasını istedim.
İş, tavsiyeleri geçip Hollanda'da yaşadığı işçilik hayatına doğru uzandı. Dedem anlattıkça yaşıyor, yaşadıkça anlatıyordu.  Ağzım açık dinledim. Dedem anlatırken sanki ben de onunla birlikte oradaymış gibiydim.
Onu kızdıran insanlara ben de sinirleniyordum. Dedem, onlara ağzının payını verince bende de bir rahatlama oluyordu. Yaşıyordum yani birebir.

Bu arada, dedem mükemmel bir anlatıcıdır. O'na çektiğimiz söylenir. :]

Sadece dedemle değil, hemen hemen bütün yaşlı insanlarla iyi anlaşırım ben. Geçmişlerini ölesiye merak ederim.

Peki ya ben? Eğer ölmez de, 75-80 yaşına kadar yaşarsam?
Benim de hayatımı merak eden torunlarım olacak mı?
Merak etseler dahi, ne anlatacağım ki onlara?
Ne yaşadım, ne yaşayabilirim ki?

Zaman gösterecek bunları diyerek sonlandırıyorum ama siz de bir düşünün bunu.






1 Ekim 2012 Pazartesi

İKİ BUÇUK KAT

Bulutlara, işaret parmağıyla dokunmaya çalışan çocuk eli misali gökyüzüne uzanan, benim de incelemeye doyamadığım, İzmit'in bir elin parmak sayısını geçmeyen tarihi eserlerinden olan 'saat kulesi'ndeydik  Snoopy'le beraber.
 
Saat kulesindeki kafelerde pek yiyecek çeşidi olmadığından çarşıya inelim,dedik.
Onu mu yiyelim, bunu mu yiyelim diye, hemen hemen her gün yaşadığımız kararsızlığa,sınırlı sayıda fast-food seçeneklerini tekrar tekrar gözden geçirerek son vermeye  çalışırken merdivenlerden iniyorduk ki ufak kızı gördüm.
 
Biz merdivenlerden inerken merdivenin bize göre sol tarafindan yukarı çıkıyordu, annesi ve ufak kızı.
 
Ufak kız sanırım;'kel doğan'lardandi. 
Saçları uzamamış, ufaklığin başı yer yer açık sarı, saç demeye bin şahit lazım, tüylerle kaplıydı. Ailesine surekli 'Ayy çok tatlı, kız mı, erkek mi?' sorulduğunu tahmin etmek pek de güç değildi. Bu yüzdendir ki, ufak kızın kıyafetlerinde bir pembe enflasyonu vardı. 
Kız çocuğu olduğu belli olsun diye, yaşına girmeden kulaklarının deldirildiği de aşikardı.
 
Ufak kız, merdivenleri, annesinin göz hapsinde, yardımsız, tek başına,sabır zorlayan bir yavaşlıkla, her basamağa iki ayağını birden basarak kendinden emin bir şekilde ilerliyordu. Annesi, ufak kızının arkasında, ayağına dolanan pardesüyü tek eliyle dizlerinin biraz altina kadar toplamış vaziyette takipteyken bir anda kızını koltuk altlarından yakalayıp son basamağa kadar hızlı hızlı çıkardı. 

Şimdiiii, şöyle bir düşünce aldı beni. Ufak kızın  kaldırıdığı yükseklik, boyunun neredeyse iki buçuk katıydı. 
Hiç beklemediği bir anda kendini havada buldu.

Kendimi onun yerine koydum.
Merdivenlerden çıkarken birden birinin beni koltuk altlarimdan tutup boyumun iki buçuk katı yüksekliğe kaldırıldığını düşündüm. 

Afedersiniz, bu durumda ödüm b.kuma karışırdı benim.

Dürüm yedik o gün :] Sonunu bağlayamadım, özür :]

27 Eylül 2012 Perşembe

ÇAY

Sizi görünce açılan, siz gözden kabolunca da kapanan alışveriş merkezi kapısından geçer geçmez, hava perdesi üfleyiverdi tepemizden.
Hoşuma gitmiyor bu durum.

Böyle düşünmemin ya da hissetmemin altında yatan sebep; hemen hemen her gün otobüslerde yaşadığım durumlar olmalı.
Otobüslerde yer bulup da oturabilidiğim günlerde, esnerken ağzını kapatması gerektiğini bilmeyen  ve arka koltuğumda oturan yolcular(genelde tombul, terli, orta yaşlı kadınlar oluyor bunlar) sıcak hava dalgalarını enseme enseme üflüyorlar. Arkamı dönüp bir şey de diyemiyorum; arkama bakmadan derin bir 'oofff' çekip aklımca, kadına trip atıyorum. Tribimi hisseden tombul, terli kadın altta kalmıyor;  hafif bir şekilde yerinde hoplarken 'blug' diye bir ses çıkarıp  zavallı enseme lahmacun kokularını 'ssss' diye üfleyiveriyor.(geğiriyor yani) 
Ondan sonra da ben 'sinirli insan' olyorum. Ollo Ollo yoo.. :]

Neyse alışveriş merkezi diyordum.
Alışveriş merkezlerine girdiğimizde bizi pek de güleryüzlü olmayan güvenlik görevlisi karşıladı ve tüm gün kurmak zorunda olduğu cümlenin yarısını henüz tamamlayamamışken (''Hanımefendi çantanızı bırakıp geçiyorsunuz.'') ben durumu anlayıp çantamı telefonumu falan bırakıverdim onun yanına.

Bak mesela, bayan olmanın zorluklarından biri de bu. Güvenlik kontrollerinde harcadığımız zaman erkeklere nispeten daha fazla.
Mesela benim Snoopy'im güvenlik kontrolünden, sahilde gezintiye çıkmış gibi geçip giderken ben orada çantamı çıkarmaya ve bunu yaparken de çantamın kolunu, küpeme taktırmamaya çalışıyorum.

Neyse, alışveriş merkezinin güvenliğinden bahsediyorduk.

Bir-iki saniye sonra, bütün malımı mülkümü bırakıp kontrolden geçmeme rağmen cihazın sesiyle irkiliyorum, güvenlik görevlisi ise pek sallamıyor cihazdan gelen 'bip' sesini, çantamı uzatıyor bana, alıyorum çantamı takıyorum omzuma, Snoopy tebessüm ediyor, bende göz kırpıyorum.


Bir çay içeyim ben devam ederiz sonra..






23 Eylül 2012 Pazar

TEYZEMİN KIZI

'Uğurkan Beeey, teyzemin kızı sizi çok seviyor, sizi öpmemi istedi!' dedi, on dakika sonra yarışmadan elenecek rüküş kadın.
Uğukan Bey, inanılmaz derecede kötü ses tonuyla,tınlamasıyla 'Tabiyki tabiyki' diye cevap verdi.
On dakika sonra elenecek rüküş kadın ve Uğurkan Bey karşılıklı kahkaha atıp, yanaklarını tokuşturup iki kere havaya 'mucuk' diye öpücük gönderdiler.

Yürüyüş testini geçtikten sonra, 'uğurlu ayna' diye tabir edilen  yere geçip bir şeyler söyledi on dakika sonra elenecek rüküş kadın. 

'Yarışmacı arkadaşlara başarılar diliyorum, hak eden kazanmalı bence, bir de Uğurkan Beeey, benim küçük kızım Sıla sizi çok seviyor bir el sallarsanız..' diye bir istekte bulundu rüküş kadın.

'Ha-hay tabiyki tabiyki..Sı-la! Sı-la! Annen gidecek moda avcılarının yanına bakalım finalde bizimle kalabilecek mi, eveeet, Sıla'ya tekrar öpücük gönderiyoruz, Sı-la! Sı-la!' dedi Uğurkan Bey bir yandan olabildiğince sevimli ve alçak gönüllü davranmaya çalışarak.

Aynı kadın, podyumdayken birkaç kişinin isteği üzerine(!) jüri üyelerini de öptü, sarıldı, kokladı, el sallattırdı.

Yemin ederim şiştim.Ben öpmek istiyorum diyemedi bir türlü kadın, araya sürekli bir akrabasını soktu, iş mülakatındaymışcasına.

Bence öyle bir teyze kızı yok, hayal ürünü, ha varsa da, öyle bir isteği yoktur yani.Kızı Sıla'nın durumuna gelince afedersiniz şeyinde bile  değildir o yaşlı adam, Sıla'nın.

Hayal dahi edemiyorum, teyzelerimden birinin o yarışmaya katılıp 'Yeğenim Rezzan sizi çok seviyor Uğurkan Bey, bi el sallasanız, sevinsin garibim televizyon başında' dediğini. Yemin ediyorum o anda silerim, teyzem meyzem dinlemem

Hele hele Uğurkan Erez'in o sesiyle 'Hay hay! Rez-zan! Rez-zan! Sevgilerimizi sunuyoruz sana uğurlu odadan!' dediğini tahayyül edemiyorum, edemem!


Aslında bu moda yarışmaları ile ilgili yazı-mazı yazmayacağıma dair kendime söz vermiştim ama oldu işte bir kere. Madem öyle o zaman kıssadan hisse ile kapatalım.

Kendi isteğinizi, kabul edilmeyeceğinden korkup, başkaları öyle istiyor diye gösterip saçmalamayın. Sıla'ya yüklenmeyin, ayıptır, yazıktır.
 






20 Eylül 2012 Perşembe

DUYGULAR

Tüm duygularım yüzümden okunur benim. 
Öyle mimiklerimle ilgili bir durum değil bu. 

Stres mi yaptım, stres yanında ev hediyesi olarak sivilce getirir, yapıştrır yüzümün en göze çarpan yerlerine. Misafirin hediyesini de hemen kaldırmak ayıp olur diye günlerce tutarım onu yüzümde. 
Ergenlikten çıkamamış bir görüntüyle gezinirim ortalıkta.

Benim duygularım yüzümden okunur.

Başarısızlıktan mı korkuyorum, korku yanında ev hediyesi olarak 'uçuk' u uygun görür ve getirir. Dudağımın kenarına monteler. Büyür o uçuk, büyür. Benden de büyük olur.
26 yaşında koc-ca delikanlı olur o uçuk.

Benim duygularım yüzümden okunur.

Dinlenilmemekten mi korkuyorum, bu korkunun en sevdiği ev hediyesi, olumsuz hayallerdir. Bitmez o hayaller. Başa sara sara izleriz korkuyla birlikte o tatsız hayalleri. Uyuyamam o yüzden. 

Misafir varken uyunmaz, ayıp olur.
Sabah, gözlerimin altında morluklarla, siyah siyah halkalarla uyanırım.

Misafirimdir bu duygular, tıpkı mutluluk, huzur gibi. Hiç biri çok fazla kalmaz. Kısadır ziyaretleri.

Bir tek duygum var, uzun süredir benimle birlikte kalan. 
Yüzsüzsün tekidir, kovarım kovarım gitmez.

'Geç kalmışlık hissi..'

Ev hediyesi ise, karın ağrısıdır.
Unutuyorum bazen bende kaldığını, hemen hatırlatıyor sağolsun kendini.

Şimdi gitmem gerek. Sanırım bir yerlere geç kaldım ya da bir şeyler için geç kaldım ve karnım ağırıyor.

19 Eylül 2012 Çarşamba

BİTTİ


Mutlaka gitmek zorunda olduğunuz, gitmezseniz 'çok ayıp' olacak düğünler için alışveriş yapmaya çıktığınızda, hava, böyle yapış yapış nasıl desem böyle bir bunaltıcı olur.

Alışverişinize en uygun mağaza, kesinlikle, dik bir bayırın tepesinde bulunur,otobüse veya taksiye binmenin gerekmediği uzaklıktadır. Mecbur, oraya kadar yürümeyi tercih etmek durumunda kalırsınız. Üzerinde yürüdüğünüz yolların sıcaklığı ayakkabılarınızı delip geçer, tabanlarınızı yakar.
Bayırı yarılamışken su ihtiyacınızı karşılamak amacıyla bir büfenin önünde dikilir, özellikle soğuk su istediğinizi belirtirsiniz. Yolunuza 'soğuk görünümlü su'yu kafanıza dikerek devam edersiniz.

(Soğuk görünümlü su: Plastik su şişesinin dışı buğulanmakla beraber, içindeki suyun, nasıl beceriyorsa, ılık kalmasıdır.)

Yüzünüzün erimeye başladığını hissettiğiniz anda, mağaza ile karşı karşıya gelirsiniz.
İçeriye soğuk hava perdesinin tepenize üfürüğü ile girersiniz. Saçınızdan fırlamış bir tutam saç boncuk boncuk terlemiş alnınıza yapışır, gözünüze girer.

Gözünüzün içine içine dikenli çalı gibi giren saçınızı elinizin tersiyle düzeltmeye çalışırken, soğuk görünümlü suyun o elinizde olduğunu ve en kötüsü de kapağının açık olduğunu unutursunuz. Artık, mağazanın parlak zemininin üzerinde ufak bir gölcük oluşmuştur.

(Gölcük: Kocaeli' de bir yer. Bu yazaı da o anlamda kullanılmamıştır. Eheh)

Manasız manasız, zeminde oluşan gölcükten süzülen suları ayağınızla toplamaya çalışırsınız. O durumda bir görevli yaklaşır. 'Problem değil hanımefendi' der. 'Kusura bakmayın' deyip mahcup mahcup ordan ayrılırsınız.

Birkaç elbise beğenip kabinlerin olduğu bölüme doğru ilerlersiniz. Ramazandaki pide kuyruğu kalabalığı ile karşılaşırsınız. 'Herhalde bugün herkesin düğünü var.' diye içinizden geçirirken beğendiğiniz ve denemek üzere kolunuza astığınız üç elbiseyi giymiş ayrı ayrı, irili ufaklı üç kadın kabinden çıkagelir.

'Amaaeen yaee..' der, dikkatleri üzerinize çeker, garip bakışlar altında ortamı terkedersiniz.

Bitti.. :]

10 Eylül 2012 Pazartesi

ETİKETİN YARISI


İndir fiil kökünden türeyen, dikkat çekmek için vitrinlerde “etiketin yarısı + %30 + 6 taksit” gibi yazılar yazarak, fiyatları hesaplamak için karmaşık matematik formülleri kullanılarak, homo sapiens dişilerinde zaten pek gelişmiş olan alışveriş güdüsü üzerinde afrodizyak etkisi yaratarak ‘bedava’ymış gibi hissettiren, “bu ürün, bu hafta itibariyle etiketin yarısı, geçen hafta bu ürünü alanlar salak gibi kazıklandı” diye düşündürtüp, ihtiyaç yoksa bile “alayım ben şimdi ucuz ucuz seneye giyerim/kullanırım” gibi uygulama oranı çok düşük olan bir söylemide beraberinde getiren fırsat çeşidi -İNDİRİM- yaz sezonu bitişiyle başlamıştır :) Naif tüketici 10TL’ye satılan bir ürünü 4TL’ye satılırken görünce ve bu ürünü satın almadığı takdirde kendini 6TL zarar edecekmiş gibi hissedeceği için evvela zarar etmemek! ve akabinde bir gün lazım olur! bahanesiyle alır o ürünü ve iyi günlerde kullanınız temennisiyle uğurlanır.
In the rim falan yazıyorlar bi de te! allam :)


6 Eylül 2012 Perşembe

EYLÜL MİS'TİR


* Güneşin artık eskisi kadar dik gelmemesi,


* Yaz geceleri balkon kapısı ile oda penceresini açıp evin içinde oluşan rüzgar akımının hizasında yatarken, bir sabah uyandığında etlerinin buz kesmiş olması,


* Bacak bacak üstüne atınca damla damla ter süzülmemesi,


* Damacana sucularla haftada 3 kere değil, 1 kere görüşülmesi,


* Buzluktaki algida kaplarının içerisinden yemek çıkmaya başlaması,

* Sıcak içecekleri tüketirken havale geçirmediğinin hissedilmesi,


* Kedilerin yayılarak değil, kıvrılarak uyumaya başlaması,


* Saat 20:00’de havanın kararması,


* Şehrin kalabalıklaşmaya başlaması,


* Toplu taşıma araçlarında ortamın en kokarca insanının yanına gelip oturması ama kokudan dolayı artık beyin tahribatının o kadar yoğuşuk olmaması,


* Geceleri saçını toplamadan yatıp, rahatsız olmadan uyunması,


* Uykuya geçmeden önce, bir ayakla diğer ayağa dokunmaktan zevk alınmaya başlanması,


Yazın bittiğine delalettir. Eylül güzel’dir, mis’tir :)



30 Ağustos 2012 Perşembe

ALIŞIK


İzmit'in, eskiden demiryolu olan şimdilerde ise yürüyüş yolu adıyla anılan iki tarafı ağaçlarla kaplı bir yolu vardır. (Yukarıda fotoğrafı, canlandır işte gözünde :))

Ağaçların içerisinde kendilerini her nasılsa kamufle etmiş güvercinler bulunur. 
Yine her nasılsa bu güvercinlerin hepsi bir anda uçuşur ve uçuşurken de yediklerini, boşaltım sistemlerini başarıyla kullanarak her yana seri bir şekilde pislerler. 

Hatta 'pata pata pata' diye ses gelir, siyahlı beyazlı yem kokulu s.çmiklari yere düşerken.

Bir keresinde ishal bir güvercin kafayı benimle bozmuştu. 
Havada döne döne pislemişti kafama. 

Sinir bozucu bir şey tabi ama hayvan işte. Ne yapabilirsin ki, dişlerini sıka sıka 'Hayyy.. Ben senin gibi kuşu!' demekten başka. 

Hem anlatırken de komik oluyor. İlginç bir şey... 

'Kafama kus s.cti eheheh' diye garip bir şekilde muhabbet açabiliyorsun. 

Ama ne bileyim bir at pislese kafana o kadar komik olmaz yani, trajedik olur. 
Hem sonra at pisledi kafama dediginde insanlar sana 'Loto oyna olum, sanstir sans!' demez. Neyse...

Bugün ders çıkışında Snoopy'nin yanına giderken tanımadığım bir gencin de başına geldi bu durum. 

Hepimizin hemen hemen tahmin ettigi tepkinin biraz agirini verdi.

'Hamuguna goduumuun!'  dedi.


Snoopy'nin çalıştığı yer uzak olduğundan yol boyunca çeşit çeşit insanla karşılaşmanız mümkün.

Mendil satan orta yaşlı bir kadın tiz-uyuz bir sesle, sarı küt saçlı bir kadına 'Allah sevdiğinize kavuştursun, allah rizasi icin bidi bidi bidi' bir seyler soyledi. 

Kadinin tepkisi duymaya alışık olduklarimizdandi; 

'Elin ayağın tutuyor! Git, calis, temizlik yap Halla halla ya' dedi.

Yürümeye devam ettim, bagciklarimin çözüldüğünü gördüm, bagciklarimi baglarken tahminen iki universite öğrencisi gecti yanimdan. 

Konuştuklari sey hepimizin alışık oldugu bir mevzuydu. 

'Makarnayi bir gorsen, kuflenmis, hayat baslamis oluuum icinde resmen' dedi zayif olan.

Yürüyüş yolunun sonuna geldigimde Snoopy'i gordum uzaktan. Calisiyordu.
Değer verdiğiniz bir insanı uzaktan izlerken değişik bir duygu hissediyorsunuz. 

Onun tarafindan duymaya alışık oldugum bir cumle dokuldu dilimden.

'İyiki varsin'... dedim. 


29 Ağustos 2012 Çarşamba

SEKSİ FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYINIZ



“seksi fotoğraflar için tıklayınız “, 
“dünyanın en çok tıklanan resimleri”, 
“çıplak fotoğraflar için tıklayınız”

Türk medyasının internet gazeteciliğine yeni bir açılım getiren, ülkenin ilgi 
seviyesini iyi bilen, apışarası haberciliğinde şark kurnazı gazetelerin alemimize 
buyurdukları, sansürcü zihniyetin bulaşmadığı, aksine desteklediği, bu 
muazzam hediye ile halkımızın acizane ışık görmeyen yerleri aydınlanmaktadır. En güzide haber kanalları bile "tıkla ve birbirinden seksi fotoğrafları izle" diyor! Tıklayarak geliyoruz, ülkemizde her şey şahane, ekonomide istikrar var, kızlar da çok güzel.

Bu arada seksi fotoğraf için tıklayınız: 


26 Ağustos 2012 Pazar

APARTMAN

Ayiptir soylemesi denize nazir bir evde oturuyoruz biz.Sahil yani basimizda.
 Kafa dengi bir kac arkadaşla mükemmel bir yazlık, tatil beldesi olabilecek bir yer.
Tabi benim gibi asosyallikte sinir tanimayan bir ilk gençlik yaşadıysanız eger; ondan sonraki senelerde o cennet yerdeki en buyuk aktiviteniz 'anneaa! ananem findik toplamis, gidiyorum ben yemeye' olur.
Tum bu nednlerden dolayi (her zamanki gibi tek basima bankta oturup denizi izledigim gunlerden bir gun..
'Bu ne ya! Suya bakıyorum, evde küvete de bakardim' diye sıkıntıdan güzelim denize b.k atmamin akabinde derin bir 'oofff' cekip basimi geriye dogru banka yasladım. Gozlerimi kapattım. 'Gece olunca da bu deniz, asidi kaçmış kola gibi, simsiyah bir şey oluyo, tipsiz ya' diye aklimdan geçirip güzelim denizden sıkıntımın hirsini da cikardim bir guzel.
Gozlerimi actigimda basim hala geriye dogru yasli oldugundan arkamda bulunan apartmanin balkonlarinda oturan insanlari tepe taklak gordum. Sirittim.

Beynime biraz fazla kan gidince dogruldum ve denize sirtimi vererek apartmana dogru dondum.
Biz  de yapariz onlar gibi. Balkonda oturur geleni geceni izler bazen de cekistiririz. Dedimki icimden 'Burdan bakinca nasil olur acaba? Sokaktan evlere bakayim, laf yiyene kadar. Kovulunca giderim, sapiga cikmasin adim sonra, amaeen yaaee nolcak ki' dedim ve izlemeye basladim.
1. Kat: orta yasli bir kadin, basini sağına yaslamis, yüzünü ishal olmus bir bebegin altini temizler gibi burusturmustu. 'Manyak herhalde' dememe kalmadan tahminen hole serilen halisini silkelemeye basladi. Gelenekseldir bu hareket. Tozdan korunma yontemidir basi sagina yaslamak. Yuz burusturmaya ne hacet, onu hic bilmiyorum iste.
2. Kat: omuz killari ruzgarda dansoz misali raks eden  bey amcamiz uzerindeki beyaz atlete damlattigi karpuz suyu damlalarindan hic rahatsiz olmadigi gibi karsisindaki insana da 'hayat sana guzel be amca' dedirtecek kadar rahatti. Tahminen sehir disinda okuyan ya da calisan kizi ziyarete gelmisti,  keyfine de diyecek yoktu. Bastikca basiyordu kahkahasini. Bazen 'hah hah ha!' diye bazen ise 'fih fih fih' diye. O yastaki amcalarin kahkahalari daha bir, nasil denir, basli mi cikiyor ne? Ve ben, ne alaka diye sormayin, kahkahasi sert orta yasli amcalarin bir zamanlar fransaya gittigine inanirim. Yurt disi goren insan ozguveninin sese yansimasi bu bence. Fransa'ymis orasi gibi gelir bana nedense.
3. Kat: Evde yoklar. Bayadirda gelmiyolar herhalde, guneslikler gri gri olmus hep.

Hic dikkat cekmedim bu sure zarfinda. Caktirmadim gozetledigimi.
Dört köpeğin 'çıt çıt' pati ve 'heh heh heh' nefes seslerini duyana kadar. Korkuyorum ben kopekten.

Hayvanlari sevelim, onlar koruyalim. :)


20 Ağustos 2012 Pazartesi

EE

İstanbul' a gitmek için hazırlanırken sevgili facebook tarafından yazı-mazı'nın da yazarlarından biri olan Buğra'nın, taa Ankara'dan kalkıp İzmit'e, oradan da bizim evimize uzaklığı, pek de uzak olmayan Değirmendere'ye geldiği haberini aldım.
Konuştuk, anlaştık. 'Ateş almaya mı geldiniz?'' dedirttirecek kadar kısa bir süre Değirmendere'de görüstük.
Yanında arkadaşlarının da olduğunu söyledi Buğra.

Arkadaşlarının üçte ikisi tanıdıktı zaten.
Biri, eski yurt arkadaşım, biri, taa üniversite sınavına hazırlanmak için gittiğim dershaneden arkadaşım çıktı.
Bir bayan daha vardı, onunla da o anda tanıştık.

Daha önceden tanışıklığım olanları ellerinden sıkıp yanaklarından öperek selamladım. 
Diğer bayanı ise; 'hazir ol'da, one dogru egilerek selamdim. Japonlarin, dovuse baslamadan evvel 'oss' diye öne eğilmeleri gibiydi. Ayip oldu.(Olur da okursanız, özür, gerildim biraz. Memnun oldum aslında ben)

Cok uzun zaman once, gerek arkadas ortami faktoru gerekse yas faktorunden cok da ilerlemeyememis muhabbetimizi devam ettirmeye calistim.

'Ee sen yurttakilerle  gorusuyor musun?' diye sordum.

'Ayri dustuk tabi, facebooktan falan gorusuyoruz. Sen gorusuyor musun Rezzan?'
Hemen hemen ayni cevabi verdim ben de.

'Ee,  sen dersaneden sonra nereyi kazandin?' diye sordum diger arkadasima.
'İstanbul'da okudum. Su anda bolumumle alakasiz bir iste calisiyorum' dedi.

Allahim dedim, çok sıkıcıyım. Ben olsam, kendimle konuşmam.

Her cumleye de 'eee' diye baslamam da ayri bir asosyallik göstergesiydi.

'Ee sen naptin Buğra?'
'Ee sen sigarayi birakmamis miydin?'
'Ee sen seyle gorusuyor musun peki? Adini sen soyle... Neydi yahu adi?' gibi cumleleri kurup durdum muhabbeti sarmayan tipler gibi. Nitekim, sarmadı.

Hal boyle olunca, geri cekildim. Dinlemeye basladim sessiz sessiz.
Muhabbet, 'yuksek lisans- doktora- sinavlar' ucgeninde donmeye basladi. Ne yuksek lisansim vardi, ne de doktoraya iliskin elle tutulur bir bilgim.

Artik seviye atlamistim. Daha once sadece 'muhabbete katilamayan' dim. Simdi de 'egitim seviyesi dusuk' olmustum ilaveten.

Muhabbet devam ediyordu, sonradan tanistigim bayan, muhendismis, tez mi yapmis ne, yosunlar falan bir seyler anlatiyordu. Kafamda baska seyler oldugundan bir b.k anlamadim acikcasi.

Kisa bir sessizlik olmasini bekledim, geldi.
Oturdugum yerden yavasca kalkarken gereksiz  gereksiz haber verdim, ondan sonraki 45 saniyemin nasil gececegini.
'Ben bi bakkala gideyim de geleyim, surdakine..' Hey Allahım..

Neyse, bakkala girdim. Yasli gibi ama degil bir amca, tutturdu kolanya vereyim diye.

 'Bayram kizim al al cekinme seker de al, al bak kolonya, bilmem nerden geldi bu kolonya, unludur bu'
Unlu kolonya mi olurmus, Allah askina ya?
Neyse, kiramadim pek tabi. Kolonyayı sürer sürmez, yüzüm ekşidi. Hacı misi midir nedir, öyle bir koku, agiiiiirrrr bir koku yayildi tum dükkana.

Geri dondum oturdugumuz yere. Artik sıfat tamlamam daha da bir genislemisti.

Hem muhabbete giremiyordum, hem egitim seviyem dusuktu, hem de haci misi kokuyordum.
Islak mendille ellerimi sildim ama yoook bana misin demedi. Saldim gitti.

Bir zaman sonra, kardesim mesaj atmis,' Ben geldim, nerdesin abla?' diye, 'Oraya doğru yürüyorum, bekle' dedim cevap olarak. Buğra ve arkadaslarından müsaade  alip kalktim.

Olur da, tanışırsak, bilin diye söylüyorum..
Ben normal şartlarda hacı misi kokmam.

16 Ağustos 2012 Perşembe

ÖYLESİNE YAZDIM..!


Akşam oje sürüp, yatmadan önce parmağını ojeli tırnağının üzerinde gezdirip, kuruduğuna emin olup “yatabilirim artık” deyip, yatağa girersin ve öyle heykel gibi uyursun… Sabah kalktığında, dün akşam sürdüğün parıl parıl parlayan ojelerden e
ser yoktur, yerine tırnak üzerleri ekose desenli, sanki siyasi harita gibi mat tırnaklarla karşılaşırsın. N’apıyorum uyurken diye düşünürsün?! Çarşafa mı dolanıyorum? Çarşaf mı bana dolanıyor? Kuruduğundan emin olarak yattığım ojeli tırnaklarımın üzerine uyurken ne kadar bastırmış olabilirim? gibi “çok mühim” sorular sorar durursun kendi kendine...
Bi de yeni rimel sürmüşken hapşuruk gelir hapşurursun, göz altların, gün saymayı duvara yapan mahkum misali çentik çentik olur.
Bahsettiğim konular elzemsizdir ama yaşanılır, öyle yani... ;)


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Birgün bukadar saçma olabilirdi.

Sanırım ''beleşçilik'' ruhumuzda var. Bugün çarşı pazar yoklaması yapayım dedim.Malum indirim sezonundayız..Bir takı dükkanının önünde duruverdim..Arkadaşım küpeleri göstererek:''Aaa baksana ne kadar güzel küpeler,hadi alalım'' dedi.Ama şöyle bir sorunumuz vardı: 'ben küpe takmam ki..!'.. Arkadaşımdan gaz alan takı dükkanının sahibi hemen atıldı tabi..:'' Takılarımız el emeği,göz nuru,sağlam taşlardan yapılmıştır,kaçırmayın..''..Ben de adama :'' Abicim ben hiç küpe takmam,tarzım değil'' diyip hunharca gülmeye başladım,çok komiğim ya çünkü. Adam da : '' Al,benden hediye olsun sana,belki bigün takmaya karar veririsin..'' dedi.Ve ben o küpeleri aldım.Hemde beş kuruş vermeden.Neden? Çünkü beleş..İhtiyacın var ya da yok,eğer beleşse her türlü o,senindir.Sonuçta ortaokul yıllarında,sırf klasör hediye ediyorlar diye yaklaşık 1800 deneme sınavına girmiş insanım.Bir de bu beleşçiliğimin yanı sıra esnafa agresif tavırlarım da söz konusu.Takıcıdan sonra da bir ayakkabıcı dükkanına girdik.Abicim bildiğin pazarda 10-20 liraya satılan ayakkabılar,mağazada 100 lira.Bende halkın kahramanıyım ya,gittim adama dedim ki: ''Abicim bu ayakkbı pazarda 20 lira,sen 100 liraya satmaya utanmıyor musun?'' Adamın cevap: ''Yoo,utanmıyorum..'' Ben de ''tamam'' deyip çıktım.Net insanları severim.Amaçsız bir alışveriş,daha doğrusu almayış-vermeyiş hikayem bu kadar saçma olmayabilirdi.Sonra bindim otobüse ve şahit olduğum diyalog,günüme son noktayı koydu.Şoför:''Arkaya doğru yürüyelim..'' ..Ayaktaki çılgın genç:''Abi,yürümek isteseydik otobüse binmezdik..'' :)) Eve döndüğümde herşey bitti sanmıştım ki,annem belirdii aniden.:''Kızım,kapıcı bugün rahatsızlanmış,şu çöpü atıver..''  Bir süre oyaladıktan sonra ''anne ben çöpü atmaya gidiyorum'' dedim.Annemin cevap alkışa şayandı:''Tamam giderken çöpüde at emi..'' ERROR,ERROR,ERROR!!!

14 Ağustos 2012 Salı

ALTI SIFIR

Altı sıfırın atılmasını henüz hazmedemeyen bir jenerasyondan olan ben 'Bunu yirmi milyona aldım.' diyebiliyorum kaygılanmadan. Genelde karşımdaki de benim yaşlarımda veya benden büyük olduğundan 'yirmi lira' demeye çalıştığımı anlıyor. Netice olarak, gül gibi geçinip gidiyoruz işte.

Ama şimdiki çocuklar, matematik derslerinde doğrusunu öğrendiklerinden; gerçek hayatta (!) da bu bilgilerini tereddütsüz kullanıyorlar.
[Şimidiki çocuklar dedim, resmen dedim. Ass..]

Neyse, mevzu bahis şu: Küçük kardeşimin teknolojik eşya merakı.
Aslında teknolojik eşyalara merakı yok kardeşimin. Ergenliğe adım adım yaklaşan her çocukta olduğu gibi, onun da teknolojik eşyalara SAHİP olma merakı yeşerdi bünyesinde.

Cep telefonu istediğini korkusuzca dile getirdiğinde, annemin 'Sus! Kaç yaşındasın sen daha!' tepkisiyle karşılaşacağından, daha makul bir istekle çıktı ebeveynlerinin karşısına.

'Bir Mp3 üm olsaydı, ne güzel olurdu değil mi anne?'

Annemin 'Aman ne alırsan al' demesini ^evet^ olarak kabul kebul eden kardeşim çetin bir fiyat araştırmasına girdi.

Akşam üstü kahve içmeye gelen, benimle yaşıt arkadaşım İ'ye, onun kardeşinin bir mp3 ü olduğunu gördüğünü ve ne kadara aldıklarını merak ettiğini söyledi.

Benimle yaşıt olan İ : '60 Milyon' dedi.
10 yaşındaki kardeşim, Yeşilçam filmlerinde, ameliyat parası miktarını öğrenen Filiz Akın gibi yutkundu. Hızla köşedeki koltuğa attı kendini. 'O kadar parayı bulmam mümkün değil' diye hıçkırdı, haykırdı.

Ben de, mevzuya uyanamadığımdan gayri ihtiyari ^Bayramda alacağın harçlıkların yeter ablacım^ dedim. Matematiğimin kötü olduğunu bilen kardeşim, bana güvenemedi 'Yetmeeezz!' diye inledi.

En yakın zamanda almak lazım mp3 ü, yoksa kardeşim, gazinolarda sarhoşları eğlendiren bir şarkıcı parçası olacak. :P

Ailecek Yeşilçam'ı severek izleriz biz :]



10 Ağustos 2012 Cuma

ŞİŞİK EGOLU PLAJLAR


Slip mayolar sadece çocukken giyildiğinde hoş bir etki yaratabilen 1 mayo çeşididir “bence”. Fonksiyonel olabilir ve yine “bence” g.t göbek büyütme hobisi olan erkeklerle, yağız delikanlının giymesi arasında fark vardır ve estetik olup olmadığı tartışılır. Krem rengi, fosforlu rengi ve leopar desenli olanları akıl yitiricidir! Misal, krem rengi slip mayolu bir erkek gördüğümde telaşla karışık korkarım ve olabildiğince uzaklara yüzmek isterim. Birçok kadının slip mayolu erkek gördüklerinde ohhşş dediklerini sanmıyorum. Kıllı göbek altına slip mayo giyip, seks tanrısı gibi gezindiklerinde, göz istemsiz bir şekilde şişik egoya takılır, 100 kadından 99’u o şişik egoyu görünce yüzünü buruşturur. Saçma gelebilir ama bu böyledir :) Hele ki yaşlı-başlı, derileri pörsümüş, ahı gidip vahı kalmış bir abimiz/amcamız yiğidin malı meydandadır düşüncesiyle, avuç içi büyüklüğündeki bu donu giyip de plajda salınıyorsa gerçekten üzücüdür. :)



9 Ağustos 2012 Perşembe

Türküm,doğruyum..Ama hep.

Düşündüm de biz Türkler heykeli dikilesi bir milletiz.Valla bak..Çünkü biz Türkler ''kimooo?'' sorusuna verilen ''ben'' cevabının ses analizini yapıp,kişinin kim olduğunu anlayabilen eşsiz bir gene sahibiz.Mesela annem..Beni doğurmakla zaten kalbime taht kurdu,o ayrı..Ama onun başka o kadar yeteneği var ki,hayran bırakıyor..Mesela aynı odada otururken,sadece bacağımı,ayağımı düzeltmek için hareket ettiğim esnada,popomla koltuk arasındaki 2 cm'i bile yakalıyor aga!! sonra ardından malum cümle: ''hazır ayağa kalkmışken,onu getir,bunu getir..''  Ya da ''ben demiştim'' yeteneği.. Ne desem aynı cümle:''ben demiştim.'' Abi yarın birgün ''Ezgiyi uzaylılar kaçırmış'' desen ''ben demiştim'' der,potansiyel had safhada.Ama size bişey söyleyeyim mi? Zamanında anneme çok zengin olucam demiştim,inanmamıştı..Bugün yine söyledim,yine inanmadı.Ama yarın bidaha söylicem.Ve korkarım ''ben demiştim'' demeyeceği tek şey bu..!

8 Ağustos 2012 Çarşamba

KLİMA

Bu uzun bir hikaye.. İçinde araba, dershane ve tantunici olan bir hikaye...

""Araba""
-'Off anne ya şimdi bu sıcakta, İzmit'e mi gidilirmiş?'
-'Kızım buldun da bunuyorsun ama.. Mis gibi klima var arabanda'
Utandım öyle deyince annem. Gerçekten de, şuanda başka bir gencin cirit attığı (satıldı), iç güveysinden hallice olan arabamda klima vardı ve ben hayıflanıyordum.
Açık alanda, güneşin altında pişmiş arabama bindim. Sonra hemen indim. Cehennem gibiydi yahu! Tekrar derin bir nefes alıp bindim koltuğa, direksiyonu tutamıyordum sıcaktan, o derece. Vakit kaybetmeden klimayı açtım, camlar tabiki kapalı. Klima da koyvermiş kendini sıcak üflüyor. Ha soğudu, ha soğuyacak diye diye gideceğim yere vardım. Saçlarım, vücudumun belirli bölgeleri (!) sırılsıklam vaziyette indim.

Benim, sorduğu soruya cevap beklemeden, sorduğu soruya yorum yapan çok tanıdığım insan var. Onlardan biriyle karşılaştım.
'Aaa!' dedi, 'Rezzan naber? Duş mu aldın kız?' (Almamıştım, terlemiştim.)  Yok ya, dememe kalmadan, 'En iyisi valla kız, ben de yapıcam öyle ama sinüsüm azar diye korkuyorum' dedi. Sen nasılsın dememe kalmadan 'Hoca olmuşssun, vallahi çok güzel bir bayan için, tatili belli, saati belli' dedi.
Nefes almak için ara verdiğinde 'Zayıflamışsın' dedim.
Bu gibi insanlar, bir zamanlar daha zayıf olduklarını iddia ederler.
'Yok be Rezzancım, bir ay önce görecektin sen beni, nasıl zayıftım, şimdi kilo aldım yine' dedi ve ekledi 'Kusura bakma canım ya, acelem var biraz, konuşuruz sonra mucuk mucuk'
Sanki onu tutan benmişim gibi..

""Dershane""
'Ocam! Klimayı mı açsak, çok sıcak?'

Klimanın kumandasını alıp sınıfa döndüm. Çok anlıyormuşum gibi rastgele tuşlarına bastım. 'Bip bip bip' diye bir ses geldi. Herhalde dedim, çalıştırabildim. Ama emin olmalıydım. Parmaklarımın ucuna basıp tek kolumu kaldırdım acaba soğuk üflüyor mu diye. Hitler gibi duruduğum o kısa sürede (Kaşlarımı da kaldırmışım, nedendir bilinmez.) çalıştıramadığımı anladım; ama bozuntuya vermedim.

Dersten çıkarken sınıfa şöyle bir dönüp baktım, gecelerce bin bir zahmet hazırladığım not kağıtlarını yelpaze yapmış sallıyorlardı.

""Tantunici""
Snoopy'le yemek yiyecektik. Hava sıcak olduğundan klimalı bir yer arıyoruz haliyle. Tantunicinin önündeki, tahminimce sadece yazları çalışan çocuğa sorduk. 'Klima var mı burada?'
'Var abla, var var. Buyrun şöyle, üst katta, geçin geçin' dedi.
Geçen yaz, otogarda çalıştığına kanaat getirdim o an.
Üst kata çıktığımızda, yüzümüze yüzümüze sıcak vurdu. 'Hani?' dedim, 'Ablacım klima vardı burada?'
'Var abla' dedi, 'Ama çalışmıyor'

Kıssadan hisse: Klima kelimesinin kullanıldığı bu yegane mevsim geçsin, kalorifer çağı başlasın istiyorum. Ondan da şikayet edeyim de konu çıksın :]


5 Ağustos 2012 Pazar

BAZEN BİR LAMAYIM.

Bişey dicem..Ben karşımdakine heyecanla birşeyler anlatırken acaip sıvı salgılıyorum ve bu bazen hiç hoş kareler oluşturmuyor..Geçenlerde çok samimi bir arkadaşıma birşeyler anlatıyordum..Ama nasıl bi anlatmaktır,hiç nokta yok..Birden ağzımdan tükürük desen değil,başka bişey desen değil adında birşey fırlayıverdi arkadaşın suratına.Ve o,bunu hissetti.Hissetmemesi zaten imkansız.Çünkü ben bile gördüğüme inanamadım:D Tam alnının ortasında duruyordu..Ama o naptı? Hiç tavrını bozmadan beni dinlemeye devam etti.Arsızlık,yüzsüzlük bende ki,ben de devam ettim..Böğüre böğüre gülmemek için o kadar zor tuttum ki kendimi.en son patlattım kahkahayı dayanamayıp.Noldu dedi bir de..Onu bir kez daha sevdim..Ve ona dedim ki:''heyecanla konuşan arkadaşının tükürüğünün bir damlasının yüzüne gelmesi ve senin bozuntuya vermeden onu dinlemeye devam etmen..al sana gerçek dostluk!'' Sarıldık,ağlaştık..Öyle işte,naber?

1 Ağustos 2012 Çarşamba

Adalet ve Kalkınma Partisi

Size Akp'nin Adaletinden ve Kalkınmasından sadece 2 örnek vereceğim. ilk olarak adaleti ile başlayacağım...

Prof.Dr.: Süleyman Berberoğlu. Kimdir bu insan? Bu insan pazartesi günü Gazi Üniversitesi rektörlük koltuğuna oturacak olan insandır. Peki nasıl rektör olmuştur? Rektörlük seçimlerine girerek 2155 öğretim üyesinden 112 sinin oyunu alarak 5. olmuştur. Ama olaya hemen YÖK olaya müdahale etmiş ve Cumhurbaşkanına gidecek 3 kişilik listeye 3. sıradan koyulmuştur ve Cumhurbaşkanımız sayın Abdullah Gül de kendisini rektör atamıştır. Oylamada liste de 1. olan Derviş hoca ise atanmamıştır. Süleyman Berberoğlu aynı zamanda sayın Abdullah Gül'ün köylüsüdür. Aynı köyde çocuklukları beraber geçmiştir. Sayın Ahmet Necdet Sezer'i en çok bu konularda eleştiren 20 oy ile rektör atanmasının haksızlık olduğunu savunan ve mazlum edebiyatı yapan AKP ve Sayın Gül adaletini göstermiş ve öğretim üyelerinin oylarından % 10 ununu bile alamayan birini rektör atamıştır. İşte AKP ve sayın Gül'ün adaleti en basit örneği ile budur.

Kalkınmaya bir örnek vermek gerekirse -ki onda çok fazla örnek vardır- ben en bilindik olanı TEKEL'in özelleştirilmesini seçeceğim. TEKEL ambarların içi tütünle dolup taşar halde 600 milyon dolara LİMAK holdinge satılmıştır. Bu ihaleden tam 6 ay sonra ise LİMAK holding aynı TEKEL'i bu sefer hem de ambarların içi boş bir şekilde 950 milyon dolara başka birine satmıştır. Şimdi aradan geçen 6 ay'da TEKEL %50 nasıl değer kazanmıştır? Hemde içi boş bir şekilde??? işte bu da AKP'nin kalkınma politikasına basit bir örnek...
Yorum sizlerin...

MAYAMİ

'Bugün günlerden ne?'
--'Perşembe, noldu ki?'
'O zaman şurdaki perşembe pazarı. Biliyor musun hiç gitmedim ben perşembe pazarına'
--'Aa! Hiç mi?'
'Yok valla, gitmedim, ikinci el şeyler varmış aslında, gitsek mi?'
--'Hadi gidelim.'

Böylece içinde ikinci el satışların yapıldığına yürekten inandığım perşembe pazarına gittik Snoopy'yle.

Kocaeli'de oturanlar bilir bu pazarı. İçinde genelde (ç)alıntı ikinci el eşyaların satıldığı bir pazardır bu. Değişiktir, renklidir, kötü kokar ama eğlencelidir.
Öyle, domatesleri biberleri geçtik, envai çeşit havluların olduğu yere geldik. Sabrım taşıyordu artık, neredeydi bu ikinci el eşyalar?
Günleri şaşırmışız ya biz :)
Çarşamba günüymüş, benim o gitmek istediğim pazar meğersem. Bu bildiğimiz pazarmış.

Halbuki, değişik ikinci el eşyaları görünce vereceğim tepkiler bile hazırdı. 'O-haa şuna baaak, ne kad-dar değişik! Süper ya!' diyecektim. 'Alalım istersen,' diyecekti Snoopy. Ben de 'Yeak ya boşver, pistir bunlar' diyecektim. Snoopy de 'Alla Alla' diye geçirecekti içinden.

Neyse, Snoopy'nin dikkatini şu çekti: İki etine dolgun teyzeden biri domatesleri  kritik ediyor, 'Bunlar susuzdur, alınmaz.' diye.
Pazarcı abide bitmek tükenmek bilmeyen bir umut hala var, alırlar diye.
-'Yok abla, gel keseyim istersen'
Ama yinelendi aynı cümle diğer teyze tarafından ' Susuzdur bunlar, alınmaz.'
Pazarcı dudaklarını kıpırtadarak ama ses çıkarmayarak bir şeyler mırıldandı.
Cümlenin ilk kelimesinin baş harfi 'S', cümlenin sonu da 'GİDİN' bence. :)

Bu olay, İstanbul'da Ece'yle beraber yaşadığım bir anıyı hatırlattı bana.
İstiklal caddesinin ortasındaki bir dükkana daldık, resmen daldık. Çünkü Ece'nin ayağına ayakkabı vurmuştu, suratı limon yemiş gibiydi. 'Gel' dedim. 'Terlik alalım sana şurdan'
İçeri girdiğimizde, sarı, küt saçlı iki kadın görevliyle konuşuyordu.
-'Kaç para bunlar?'
-'25 lira' dedi görevli.
- 'Ay MAYAMİ' den alırım ben o parayla bu terliği' dedi kadın ve arkadaşını da alıp çekip gitti.

Görevli de 'Mayami'ni S.k.y.m! 'dedi dişlerini sıkarak.

Kıssadan hisse: Mayami' de TL geçmez.
 eheh :]











25 Temmuz 2012 Çarşamba

Napcam ben bu beni.

 Otobüslerde ayakta durmakta zorlanan teyze ve amcalar evlenme programına çıkınca kolbastı oynayabiliyor.Hayat çok garip.Dün gece yine ders çalışmamak için sebepler ararken gözüm o malum tv programına takıldı..İzdivaç mıdır nedir? Otobüslerde falan ''ay buram ağrıyor,ay şöyle,ay böyle'' diye mızmızlanıp,yer verelim diye gözlerimizin içine bakan amcalar,teyzeler resmen yardırıyo..O nasıl bir oynamaktır,halaylı,misketli..Vay bee dedim..Oraya çıkınca eller havaya,hobaa;bize gelince öldüm,bittim.Yok öyle,ohh bugün mis gibi yayıldım valla dolmuşta,taktım kulaklığımı da çıstak,çıstak..Hiçte pişman değilim,bir daha olsa bir daha yaparım ehe ehe..Çok mu kötü bir insan oldum ben yaa? Salondaki koltukların minderlerinden ev yapıp o evde misafir ağırlayan bir çocuktum ben..Ne ara bu kadar zalim oldum..:/ Hazır çocukluğuma inmişken..Çocukken hep pasta ve jelibon ağacımın olmasını isterdim lan ben.ahahhahaha.Az daha zeki olsam gerizekalı olacakmışım:)) 

DÜŞMEK GÜZELDİR (artık böyle) :)


Düşmenin çeşitli halleri vardır, yer çekimine inat. Bazı düşüşler vardır, kahramanı öldüremeyen katillerin olduğu korku filmine benzer. 2-3 defa sekteye uğrarsınız, düşmezsiniz.  Ayaklarınız yerden kesilir, inatla düşmezsiniz. Bu arada hızlı düşünmeye başlarsınız  “du! bi düşeceğim yeri kontrol edeyim, bi de tutunacağım bi yer bulayım” diye seri seri düşünürken işte o an katil hançeri böğrünüze saplar. Şanslı iseniz kıçınızın sağ veya sol yanına düşersiniz ve hava yastığı görevi görür kıçınızın o yarısı. Şanssız iseniz tam ortasına düşersiniz, -ki acısından durulmaz. Hafta sonu evimizin merdivenlerinden düştüm (yine), sağıma denk getirdim düşmemi, hare hare pare pare morluklar kazandırdım bedenime. Gürültülü oldu düşüşüm elim kolum doluydu.
Ev ahalisi : N’oldu n’olduuu?
Ben : (İç sesim : Hmmm! Anlaşılmadı sanırım, sorduklarına göre) E-ee! şey, düştüm!
Ev ahalisi : Nasıııl?
Ben : Yok artık! Bi daha yapamam aynısını, yok bi şeyim daalalım...!
Bence düşmek, insanın çaresizliğinin, yapamama halinin, edilgenlik düşüşçülüğünün kabulüdür :) Düşen insan, artık çabalamak zorunda olmadığını fark ederek huzura kavuşabilir. Bir kuş kadar kanatlı olmasa da hafiftir. Düşmek güzeldir, nihayetinde! :)

DUYGU NAKLİYAT

Snoopy, kardeşim ve ben oturuyorduk. Muhabbetin dümeni, bir haftalığına Türkiye'ye dönen kardeşimdeydi. Anlattıkça hatırlıyor, hatırladıkça anlatıyordu.
Bir noktadan sonra koptum ben zaten. T-shirt ümün üzerindeki hayali pamukçuklarla oynamaya başladım. Daldım öyle. Snoopy de benim koptuğumu anlamış olacak, daha da bir ilgiyle, dikkatle dinlemeye başladı kardeşimi.
Tekrar muhabbetin içine çekilmem, kardeşimin şu cümlesiyle oldu:
''Ablamın bir sözü vardır, ^Duygularımı Taşıyamıyorum.^ diye, bendeki de o hesap işte''.

'Anaaa' dedim, benim de kendime ait bir sözüm var, kendime has hemide. :]
Belki de atasözü gibi bir şey olacaktı gelecekte 'Duygularımı Taşıyamıyorum'.
Ne biliyim, okullarda falan kompozisyon yazdıracaktı öğretmenler öğrencilerine.
Ya da, şöyle bir şey de olabilir: 'Ne demiş blogcu, duygularımı taşıyamıyorum.' falan.
Ya da şöyle bir şey de olabilir: 'Yapıştırmış tabi bizimki de cevabı duygularımı taşıyamıyorum heheh' diye.

İlerde çocuklarınız; 'Anne/ Baba, bu cümlenin anlamı ne? Ödev verdi ööörtmen' derlerse diye açıklayayım bari ben bu cümleyi.

Çocukluğunun bir bölümünü Kırıkkale sokaklarında geçirmiş biri olarak şunu çok net söyleyebilirim ki coğrafya derslerinde söylenenler doğru. 'İçanadolu'da yazlar sıcak ve kurak!'

Oranın kendine has bir rüzgarı vardır. Kuru kuru, terletmeyen.

Çok güzel günlerim oldu o yazları sıcak ve kurak şehirde. Tam bir Ömer Seyfettin, Muzaffer İzgü hikayelerine konu olabilecek bir çocukluktu benimki.

Seneler sonra, lisenin düzenlediği Kapadokya gezisine katılmıştım. Saatlerce süren yolculuktan sonra nihayet mola vermiştik. Can havliyle önümdeki arkadaşlarıma çarpa çarpa attım kendimi dışarı. Daha ilk adımımda o kuru kuru, terletmeyen rüzgarı yüzümde hissettim. Çocuktum yine.

Eve döndüğümde anneme heyecanla ilk anlatacağım şey bu olacaktı. Ancak; eve gittiğimde, o heyecan yoktu artık. Taşıyamamıştım o hissi, anlatmadım bende.

Varya, bence aralarında mesafe olan insanların ilişkilerinin uzun sürmemesinin nedeni bu. Taşıyamıyorlar duygularını.

Öyle bir şey işte.. :]

14 Temmuz 2012 Cumartesi

TAKTIM YİNE

Hadi itiraf edelim,bazen bir sevgiliye,eşe ihtyaç duyabiliyoruz..Mesela ben  ilişkim bittiğinde dünyanın en ''cool'' hatunu gibi takılabiliyorum.''Ayy yalnız daha iyiyim,hem zaten herşeyime karışıyordu,evlilikten de korkarım ben,ohh şimdi ne gezer tozarım aman da aman..'' Bu cümlelerin hepsi bana ait. Ama şuan biri bana ''Askım'' diye mesaj atsa; askıya benzer bir halim mi var lan diye düşünürüm.O kadar uzağım yani konuya.Peki ya bu akranların çatara patara evlenmeleri,çocuk yapmaları falan nolucak?? Dışarda ''evde kaldın kızım sen'' diyenlere; ''hııı tabi..hiçte bile elimi sallasam ellisi taaam mı!! '' diyorum,sonra eve gelip duygusal anlar yaşıyorum kendi çapımda.Kalmam herhalde yaa..Sonuçta daha 24 yaşındayım.Bu konuşmalarımla,annem başta olmak üzere,birilerini çıldırtabilirim.''Ay Ezgi,ne rahat kızsın ya,biraz kendine gel,kazık kadar oldun..'' Özellikle huyun kurusun diyenlere inat her gece yatmadan önce huyumu suluyorum,kurumayacak yani bilin istedim.öööle yani,naber?Millet genç yaşında evleniyorsa bu bizim sorunumuz değil yoldaşlar.Haklı mücadelemizi sürdürelim desem de inanmayın oğluum..Hadi şimdi telefonunuzu elinize alın ve karıştırın.. Rehberden birşeyler çıkar belki:/ Herkes yalnızım diye ağlıyor da neden hepimiz yalnızız ozaman? Tamam erkek çocukları gibi giyinirim çoğu zaman..Saçlarımı taramaya falan üşenirim.Zaten kısacıklar..Ama biliyorum ki,beyaz tavşanı takip etseydim bana Alice derdiniz,ya da dünyayı kurtarsam Süpergirl..Ama saçımı taramadım diye hemen paçozu yapıştırırsınız di mi! Yazımı bir fıkrayla sonlandırmak istiyorum..''Temel'e sormuşlar ''keyfin yerinde mi?'' diye..Temel ''yerinde çok şükür'' demiş.Demek ki neymiş: her Temel komik olmuyormuş.Asmayın suratınızı,öptüm sizi.(sanırım bu yüzden yalnızım,söylemeden geçemiciiiğiim.)

CANIM OSHO

‎''Eğer tüm dünya tembel olursa çok güzel bir dünyamız olurdu; savaşsız, atom bombaları olmayan, nükleer 


silahsız, suçsuz, hapissiz, yargıçsiz, polissiz, başbakansız. İnsanlar o kadar tembel olurdu ki bu saçmalıklara ihtiyaç 


kalmazdı. Biraz düşünün: hiç tembel bir insan bu dünyada yanlış bir şey yaptı mı? Ve hala zavallı tembel insanlar 


ayıplanır.'' Osho amcamız nede güzel konuşmuş değil mi? Şöyle düşünüyorum da;abicim yatan insan kime zarar 


verebilir ki? E ozaman annemin bu gereksiz asabiyeti neden yıllardır? ''Kalk bir işin ucundan tut..'' tuttum 


diyelim,ya elimde kalırsa o iş? Mesela ikimizde yapmasak? Tabi benim annemi baz alırsak,hayal dünyam fazla 


geniş.Ben anneme:''Osho böyle böyle demiş..'' desem, ''oooşşşşşttt ordan'' der,çok net.Komşunun çocukları 


konusuna da girmek istemezdim ama Allah hepsinin belasını versin...